🐾 Bir Kedi, Bir Yanılgı

Bu minnoş yanıma geldi,
süründü süründü…
mır mır mırladı.
“Yaaa” dedim,
“ne tatlısın sen.”
Eğildim, sevmek için.
Ah canım, ah…
Derken bir anda patilerini geçirdi elime.
Isırdı.
Canım yandı.
“Off” dedim kendi kendime,
“niye böyle oldu şimdi?”
Oradaki balıkçılardan biri,
sanki çok normal bir şey anlatıyormuş gibi dedi ki:
“O öyledir.
Değişmez.
Önce yakınlaşır,
sonra aniden saldırganlaşır.”
Nereden bileyim?
İki minnoş sürtünmenin
hep öyle süreceğini sandım.
Bana soğuk geldi.
İçim ısınmadı.
İyi biri sanmadım.
İşte biz hep bu sanmalar yüzünden yoruluyoruz.
“Öyle zannettim,
böyle sandım…”
Sonuç başka çıktığında da
kendimizi yiyoruz.
Belki dünyanın en tatlı tipini,
sırf bir önyargıyla
bir kalemde siliyoruz.
Belki de en şeker görüneni
“çok candan” diye
bağrımıza basıyoruz.
Oysa sorun,
onun ne yaptığı değildir.
Sorun,
bizim ne sandığımızdır.
Yakınlaşmayı başlatan herkes,
teması sürdürebilecek kapasitede değildir.
Şefkatli görünen her davranış
güvenli bir bağlanma vaadi taşımaz.
Biz çoğu zaman insanları
oldukları gibi değil,
olmalarını umduğumuz hâlleriyle severiz.
Sonra da sonuç başka çıktığında
kendimize kızarız:
“Nasıl anlayamadım?”
Belki de anlamamız gereken şudur:
Kimseyi,
başkalarının anlattığı hikâyelerle tanıyamayız.
Herkes hikâyesini
kendi yerinden anlatır,
kendi bağlanma biçimiyle temas kurar.
O yüzden:
Sanmayın.
Yargılamayın.
Ve özellikle de
erken bağlanmayın.
Kişiler zamanla tanınır.
Temasla anlaşılır.
Davranışları zaten her şeyi söyler.
